Üstün Dökmen

Berlin’de kimler var?

26 Haziran 2022 Pazar

Adalet terazisi hassatır. Hassas teraziyi dengede tutmak, toplum vicdanının yaralanmasını engellemek adalet sağlayan kişilerin en büyük görevidir.

Berlin’de kimlerin bulunduğu sorusuna karşılık, Almanların, Türklerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak hemen bütün hukukçuların, bu arada hukukçu olmayan pek çok kişinin de bildiği üzere, Berlin’de hâkimler de vardır. II. Frederick’ten bu yana, “Berlin’de hâkimler var” sözü çok bilindik olmuştur.

Bu yazıda farklı adalet anlayışlarına ilişkin olarak hukuk tarihinden üç örnek sunmak istiyorum.

BERLİN’İN HÂKİMLERİ

Berlin’in hâkimleriyle ilgili olarak çok bilinen ancak kısmen rivayet niteliğinde bir hikâye var. Alman İmparatoru II. Frederick adalet sisteminde, yargıyı bağımsız kılmaya yönelik reform yapmıştır, ancak bu reformun pratikte tam olarak işleyip işlemediğini bilmemektedir. Bir gün Berlin yakınındaki Postdam’dan geçerken orman içindeki alçak bir tepeyi görür, oraya yazlık bir saray yaptırmak ister. Tepenin sahipleri vardır, para karşılığında tepeyi sahiplerinden satın almak ister. Yaşlı bir değirmenci hariç diğer mülk sahipleri arazilerini satmaya razı olurlar. Fakat değirmenci arazisini ve değirmenini satmak istemez. İmparator adamlarını gönderip ücreti iki katına çıkarınca da satmaz değirmenci. Bunun üzerine imparator adamları aracılığıyla, “Sat, yoksa elinden parasız olarak zorla alırım” iletisini gönderir. Bunun üzerine değirmenci ünlü cümleyi söyler, “Satmıyorum, Berlin’de hâkimler var” der. 

İmparator ısrardan vazgeçer, değirmene dokunmaz, yazlık sarayını yan tarafa yaptırır. O değirmen hâlâ yerindedir, ben de gördüm. Bu olayda bence değirmenci Berlin’deki hâkimlere güvenmiş, davalı imparator bile olsa adil davranacaklarını düşünmüştür. Bir de şu söz konusu hâkimler de büyük ihtimalle, önlerine imparatoru suçlayan bir dava geldiğinde, onun aleyhine bir karar verseler bile imparatorun kendilerine hesap sormayacağını, onları bir yerlere sürmeyeceğini düşüneceklerdi. Sonuçta o hâkimler topluma öylesine güven vermişlerdi ki imparatoru kızdırsalar bile yine de vicdanlarına aykırı bir şey yapmayacaklardı. Ülkesinin adalet sistemine güvenen böyle bir halk ve böylesine güvenilir, onurlu hâkimler dünyada hâlâ var mı? Belki.    

Söz konusu hikâye, belki tamamen gerçektir, belki de II. Frederick’in adaletsiz davranan hâkimleri hapse attırması olayının biraz değiştirilerek değirmen olayına bağlanmış şeklidir. Ancak sonuçta gerçeği yansıtan bir temeli vardır.     

YASSIADA’NIN HÂKİMLERİ

Birkaç kitaptan okuduğum kadarıyla Yassıada Duruşmaları sırasında bir gün öğleye doğru Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a savunmasını yapması için söz verilir. Zanlı uzunca bir savunma hazırlamıştır, mahkeme başkanı Salim Başol yemeğe çıkılacağını söyleyerek savunmayı özetlemesini ister. İdamla yargılanan Polatkan ise “Hâkim Bey, benim burada hayatım söz konusu, nasıl kısaltırım” der. Başol ise “Uğraşmayın sizi buraya getiren (bazı kaynaklara göre tıkan) güç cezalandırılmanızı istiyor” der. Hâkimin kayıtlara geçen sözünün anlamı şudur: “Ben bir kuklayım, irademi ve vicdanımı kullanamam, kendinizi nasıl savunursanız savunun, ben aldığım emir doğrultusunda size ceza vereceğim.”     

DREYFUS’UN  HÂKİMLERİ

19. yüzyılın sonlarında Fransa’da yüzbaşı Dresfus, Fransız Savaş Bakanlığı’nın müdahalesi, halkın baskısı sonucunda Almanya lehine casusluk yaptığı gerekçesiyle ordudan atıldı, ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldı. Mahkeme bu kararı oy birliğiyle vermişti. Avrupa’daki devlet erkânı ve büyük halk kitleleri kararın adil olduğuna inanıyordu. Ancak pek çok sanatçı, aydın ise Dreyfus’un bir kumpasa kurban gittiği görüşündeydi. Davadan dört yıl sonra Dreyfus’un suçsuzluğunu savunan Emile Zola’nın ünlü makalesini yayımlayınca Fransa karıştı, dört yıl önceki karara tepkiler büyüdü ve Dreyfus sürgüne gönderildiği Fransız Guyanası’dan Paris’e getirilip tekrar yargılandı. Bu yargılamada ise mahkeme heyeti, Dreyfus’u suçlayabilecek hiçbir kanıtın bulunmadığını belirterek oy birliğiyle beraat etmesine karar verdi.

İlk yargılama sonucunda Askeri Akademi öğrencileri önünde Yüzbaşı Dreyfus’un rütbeleri sökülmüş, kılıcı kırılmıştı. İkinci yargılama sonucunda aynı akademinin dört yıl sonraki öğrencileri önünde kılıcı ve rütbeleri iade edildi. 

Kırılan bir kılıç telafi edilebilir; ancak kırılan kalpler ve toplum gözünde sakatlanan adalet anlayışı nasıl telafi edilir? Tarih boyunca kişisel çıkarları için yargıya müdahale eden siyasetçiler ve ellerinde hiçbir kanıt olmadan insanların suçlanması için tempo tutan kitleler, bindikleri dalları kestiler. Nasrettin Hoca’nın bindiği dalı kesme fıkrası bu yüzden evrenseldir.

Sonuç: Kanımca hukuk ve yargı bir tür “Kendinde Şey” olmalıdır. Kendini bilip bilmeyen herkesin, kişisel çıkarları doğrultusunda müdahale ettiği bir yargılama sistemi, öncelikle sistemi çürütür, sonra da toplumun yargıya olan güvenini çökertir. Kendini erzan etmeyen (ucuzlatmayan, ayağa düşürmeyen) bir yargılama sistemi gökteki güneş gibidir.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları